Sunday, November 9, 2008

SEZGİSEL ÖZGÜRLÜK YANILSAMASI_OZAN

İnsanlar, seçimlerinden dolayı özgür olduklarını düşünürler. Burada sözü edilen metafizik anlamda özgürlük, yani davranışlarımızın sorumluluğunun bizde olmasıdır. Kısmen seçimlerimizde özgür olduğumuz doğrudur ancak insan sezgisel olarak gerçekte olduğundan daha fazla belirleyici olduğunu düşünür. Oysa genlerimiz, hormonlarımız, çevresel koşullar, eğitim tarzımız, bizim neyi seçeceğimizi genel olarak belirlemektedir. Bizim tercihimiz sadece seçilmiş olanı onaylamak ve, seçmiş gibi yapmaktır. Bunun en açık kanıtı insanların dinsel inançlarıdır. İnandığının kişisel bir tercih olduğunu neredeyse istisnasız her inanan ısrarla savunur oysa, aile ve toplum çok belirleyicidir. Müslüman bir ailede yetişen birinin hıristiyan olması neredeyse imkansızdır. Benzer şekilde tuttuğumuz takımdan, en sevdiğimiz yemeğe kadar tümünün bir nedenselliği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Burada özgürlüğün ne olduğunu sorgulamak da önemlidir. Bu faktörlerin dışında zaten çok fazla etmen de kalmamaktadır, dolayısıyla özgürlük diye hayali bir durum yoktur. Buna inanma isteği insanlarda sezgisel olarak mevcuttur ve ruh sağlığı açısından insani olan budur, ancak gerçekte kuralları belli bir oyunu oynamaktadır. Bunun dışına çıkabildiğimiz durumlar çok kısıtlıdır. İşte bu ancak iradesel özgürlük olabilir. İnsanlar kararsızlık ve belirsizlik durumunda genelde böyle kararlar alabilirler, özgürlük dediğimiz bu farklılık yaratan kararlardır. Herşeyin ugun ve düzenli gittiği bir durumda böyle kararlar almak beklenemez, gereksizdir. Dolayısıyla, uyumlu insan aslında özgür değildir, daha doğru bir ifadeyle özgürlüğünü kullanmamaktadır. Çünkü teorik olarak vardır, ve özgürlüğünün var olduğu düşüncesi yeterlidir, ispat etmek gerekmedikçe bu hak kullanılmadan kalacaktır.

Dolayısıyla, özgürlük insanın birincil amacı değildir, ona biçtiği değer çok yüksek olsa da.

Burda Fromm'un özgürlük konusundaki görüşleri aklıma geldi. Toplum yaşamının özgürlüklerimizi elimizden aldığını söyler. Özgürlük, insanın istediğini yapmasıysa, kimse çalışmaz, markete gidip herşeyi midesine indirir, cinsel isteği her kabardığında bunu yapardı. Ancak toplum ve beraber verilmiş ortak kurallar gereğince, herkes bu kısıtlamalara uyar, özgür olduğunu iddia eder, iddia etmekle kaldığı sürece de bunun hiç sakıncası yoktur. Ancak, başkasının özgürlük alanına girmek, toplumca yasaklanmıştır ki kişi özgürlüğü, başkalarının özgürlüğüyle sürekli bitişiktir. Bu yasaklanınca zaten özgürlüğün ortaya çıkma alanı kalmaz.

SANATIN ANLAMI VE İŞLEVİ_OZAN

Sanat bilinçdışı duyguların yaşandığı ortamdır. Kendi bilinçdışını ortaya çıkarabilmekteki başarısı o sanatçının başarısını ortaya koymaktadır.Eğer seyirci de aynı nevrozları yaşıyorsa ve kendi bilindışını karşısında görüyorsa sanattan zevk alır.

Diderot diyor ki : "sanat, erdemi sevdirir, insanı ahlaki zaaflarından kurtarır". Gerçekten de bir klasik müzik eserine konsantre olmuş birisi her türlü zaafından arınmıştır. O durumdaki bir insan için, bencillik, kıskançlık veya sex ne demektir ki? O anda hissedilen anlatılamayacak garip bir mutluluk ve huzur hissidir. Zamanı ve uzayı önemsemeyen, bir sonsuzluk hissidir o.

Sosyoekonomik olarak yüksek kademenin sanattan daha fazla haz almasının nedeni onların özgürleşmeye göreceli olarak alt kasimlerden daha fazla ihtiyacı olması olarak düşünülebilir.

PROTO-TARİH_OZAN

I.Piri Reis haritalarında anormallik var mıdır. Proto-tarihle ilişkisi nedir.

B.Piri Reis’in haritalarında ve atlaslarında, yüzeysel ölçüye göre doğru bir coğrafya yoktur. Ancak Kahire merkez olmak üzere 5000 km’lik bir dairenin uydu fotoğrafıyla 1’e 1 uygundur. Uzaklaştıkça haritalarda bir büzülme görülür. Bu yaklaşıma göre bakıldığında bir mucize belgeyle karşı karşıya olduğumuz düşünülebilir. Çünkü Lut gölü haritası Antarktikayı da içermekteydi. Oysa Antarktika dağları 1957’de ses yansıtıcı araçlarla keşfedilebilmişti. Ayrıca bu haritalarda yalnızca kıtaların dış hatları değil, dağ sıraları, doruklar, adalar, nehirler ve ovalar da tam bir doğrulukla görünüyordu.
Daniken, Erich von, Tanrıların Arabaları* , 58.basım, Ankara, Cep Kitapları, 1990

Not* : Bilimadamlarının, şarlatanlığın kutsal kitabı olarak gördükleri bu kitabın araştırmamda ne işi var, açıklayayım. Öncelikle, o kadar da müthiş bir şarlatanlık olayı olduğunu düşünmüyorum. Evet, belki ilgisiz şeyleri birleştirerek, tek alternatifin kendi düşüncesi olduğunu göstermeye çalışsa da, yöntemi zaman zaman bilimsellikten çok uzaklarda dolaşsa da yine de bence bunlar bu kadar kıyamet koparmanın sebebi olamaz. Bence asıl sebep, yazarın ulaştığı popülerliktir. Böylesine bir sebepten dolayı, bu düşünceyi bu kadar aşağılamak asıl bilimsellik dışı olandır. Üstelik yazar, kitabının 53’üncü sayfasında şöyle demektedir : “Bu kitap birçok tahminden oluşan bir varsayımı ortaya koymaktadır ve bu varsayım doğru olmayabilir.” Bilimin böyle bir düşünceye yanıtı bence kanıtlarla bu teoriyi çürütmek olmalıdır. Bir kısmı kendi tarafından bir kısmı bilimadamları tarafından çürütülen teorisi, yine de ilgi çekmekte ve taraftar toplamaktadır. Neden, çünkü tamamen çürütülememiştir. Çünkü proto-tarihin bilinmeyenlerine karşı bilim hiçbir şey söyleyememektedir. ( Aslına bakarsanız söylemektedir de, bunlar çoğu kez inandırıcılıktan yoksundur.) İşte kitabı bu araştırmaya katmamın asıl nedeni budur. Tarih öncesinden bilinmezleri anlatan, en azından onlarla ilgili sorular soran bir kitap olması. Teorisine karşı çıktığım bu kitaptaki soruları görmezden gelemezdim. Çünkü benim de soracağım sorular, bunlara benziyor.

B.Büyük Larousse’de harita için, “Yapıldığı dönem (XVI.yy) için çok sağlıklı kartografik bir belgedir. Piri Reis’in kendi yaptığı açıklamaya göre, telifinde 20 kadar eski haritadan, Kristof Kolomb’un haritasından (kaybolmuştur) ve Portekizlerin 4 yeni haritasından faydalanmıştır. Harita, çağdaşı ve hatta 1587’dekilerden çok daha üstündür. B.Afrika, İber Yarımadasını, G.Amerika’nın K-D kıyılarını şaşılacak bir doğrulukla göstermektedir. Buna karşılık Antil adalarının boyutları ve biçimleri aynı derecede başarılı değildir. G.Amerika’da, olasılıkla o dönemde çok yaygın olan G. kıtası varsayımı nedeniyle Atlas okyanusu’nu G.’den çevirecek şekilde fazlaca uzatmıştır” demektedir.
Büyük Larousse, İstanbul, Interpress Basın ve Yayıncılık, 1986

B.Piri Reis’in, Mısır’a saldırıp, İskenderiye’yi aldığı, Kahire’de bölgenin coğrafi ve toplumsal özelliklerini incelediği bilinmektedir. Piri Reis, Mısır’da ölmüştür.
Büyük Kültür Ansiklopedisi, Ankara, Başkent Yayınevi, 1984

B.Piri Reis eski haritalara çok meraklıydı. O ve tayfası, gittikleri heryerde eski haritalar ararlardı. Kazandığı deniz savaşlarından birinde Kolomb’un beraberinde giden gemilerin birinin kaptanını esir aldı. Kaptan’a Kolomb’un ya deli olduğunu, ya da okyanusun ötesinde bir kara olduğunu bildiğini söyledi. Bunun üzerine kaptan, Kolomb’un eski haritaları olduğunu ve onların kendisinde olduğunu söyledi. Amiral sarı parşömen’e çizilmiş bu oldukça belirgin izleri inceledi. Daha sonra bu antik haritaları kullanarak, 1513’de dünya haritasını tamamladı. 1929’da bir grup tarihçi, Topkapı Sarayı’nın Harem’ini gezerken bu haritalara rastladılar. Bunu inceleyince Güney ve Kuzey Amerika’nın kıyılarını gösterdiğini görünce çok şaşırdılar. Ayrıca, Güney Kutbu Antartika da kesin sınırlarıyla çizilmişti. Oysa Antartika 1818’de keşfedilmişti. Yazar ve tarihçi Murrelley, incelediği dökümanlarda jeografik bilgilerin doğru olmadığını gördü. Daha sonra Amerikan Deniz Kuvvetlerinin yardımıyla, Piri Reis haritalarının uydu haritalarıyla tam bir tutarlılık içinde olduğu bulundu. Daha sonraki çalışmalarda Prof. C. Hapgood ve R. Stracan da, Piri Reis’in haritalarının çok yüksekten çekilmiş olabileceğini söylediler. Irmaklar, adalar, dağ sıraları, çöller ve platolar inanılmaz bir doğrulukla çizilmişti. Örneğin Grönland iki ayrı ada olarak çizilmişti. Bu Fransız kutup bulgularını doğruluyordu. Sismik araştırmalar, adanın arasının buzlarla kaplı olduğunu gösteriyor. Antartika’nın profili de sismik araştırmalarla bulundu. Dağlar ve ovalar buzların altında olduğu için ancak bu yöntemle tesbit edilebiliyordu. Ve Piri Reis’in haritalarındaki yerşekilleri bulundu. Ne babilliler ne romalılar ne yunanlılar ne de Piri Reis o kadar uzağa gidemezlerdi. Üstelik Antartikadaki buz kütlesi milyonlarca yıl önce, insan evriminden önce oluştuğu biliniyor. Üstelik 200 öncesine kadar boylam kullanmamamıza rağmen, bu haritalarda boylam tam bir doğrulukla kullanılmıştı.
http://kent.map/paranormal/anormalies/piri_reis.html

B.Piri Reis, Türkçe’den başka Rumca, İtalyanca, Portekizce ve İspanyolca’yı da biliyordu. Çünkü, dünya haritasını çizebilmek için bu dillerdeki eserlerden yararlandığını kaydetmiştir. Genç ve bilgili Piri, Kemal Reis’in yanında tüm Ege ve Akdeniz Kıyılarını görmüş, Adriyatik, İtalya, Fransa, İspanya ve Tunus limanlarında inceleme yapma olanağı bulmuş ve aldığı notları biraraya getirmiştir. Piri, her bölüm içinde bölgenin tarihi, coğrafik ve denizcilik bilgilerini toplamış ve haritasını çizmiştir. Bu şekilde oluşan Kitab-ı Bahriye, Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmuştur. Bu kitapta 223 harita vardır. Ve Antilya adasından (Amerika) bahseder. Aynen Kitab-ı Bahriye’den alınmış şu satırlar, bence haritayla, araştırmanın temel konusunun ilişkisini beklediğimden de daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyor :
ANTİLYE denir oranın adına
Nasıl bulundu işit o diyar
Ceneviz’de bir müneccim var imiş
Onun eline geçmiş bir hoş kitap
Bütün deniz ilmini bir bir yazarmış
O kitap geçmiş bu Efrenç iline
Bulup okumuş onu bu KOLON
Anlatır kitaptaki bütün ahvali ona
O kitap ile amel ederdi ey yar
Sonra durmaz açar o ili
Oranın haritası geldi bize
Şimdi bir ilham geldi bana
Dinler isen anlatayım ben sana
Şerh edeyim ta ki, olsun aşikar
İsmine onun KOLON derler imiş
Kalmış İskenderden, belki evveldir kitap
Toplayıp bir araya bir ilim yazar imiş
Bilmemişler, inanmamışlar haline
Gitmiş İspanya beyine heman
O da bir gemi verir sonra buna
Gidip Antilye’yi eder aşikar
Böylece meşhur eylemiştir o yolu
Bu idi hali ki, söyledim size
Bu da anlatılmaya değer sana
Piri Reis, Kitabı Bahriye, s81, 1521

Böylece, İskender zamanına ait bir kitabın, Avrupa’da tercüme edildiğini ve Kristof Kolomb’un bu kitabı okuduktan sonra İspanya hükümetinden aldığı gemilerle giderek Antil adalarını keşfettiğini anlatıyor. Ayrıca yazar, yapılan araştırmalar sonucunda eserde (Kitabı Bahriye) gerçeğe dayanmayan hiçbir ifade bulunmamıştır demektedir.
Piri Reis, haritada değişiklik yapmadığı konusunda kitabında oldukça güven veriyor :
Kılca noksan andager oldu ise
Hiç amel olmaz o hartı bil tamam
...
Kılca yanılsa bunu ehli fünun
Gelmez ol pergale hem dahi mile
Şöyle bil yanlış olur cümle burun
Yanlış olur kim alur anı ele.

Bu mısralarda Piri Reis, haritada yapılan en ufak bir yanlışlığın, haritayı kullanılamaz hale getireceğini söylüyor.

Haritasındaki notlarının birinde bu haritayı yapabilmek için 34 kadar haritadan bahsetmektedir. Bunların 20’si eski tarihi belirsiz olanlardır. 8’i müslümanların, 4’ü Portekizlilerin, 1’i Arapça, 1’i de Kolomb’un Batı haritasıdır.

“Haritası ta kim anın geldi bize” demesiyle de Kolomb’un haritasının elinde olduğunu bildiren Piri Reis, bu haritayı büyük bir ihtimalle İspanya sahillerindeyken ele geçirmiştir. Kolomb’un 4 seyahatinden 3’üne katılmış olan ve sonra Kemal Reis’in eline esir düşen bir İspanyol’un bu bilgileri verdiği de Kitabı Bahriye de yazmaktadır. Bu bilgi doğruya oldukça yakın görünmektedir çünkü Kolomb’un keşifleri 1492, 1493, 1499 ve 1502’de olmuştur. İspanyollarla Kemal ve Piri Reis’ler ise 1501’de savaşmışlardı. Bilindiğine göre Kristof Kolomb 1498’de İspanya’ya bir harita göndermiş ve bunun kopyelerini bir çok gemiciler kılavuz olarak kullanmışlardır. Ancak bu haritalar ortadan kaybolmuş, yalnız rivayet olarak bilinmektedir.

İçinde enlem ve boylam derece dökümleri yoktur. (Bu bilgi yukarda alıntısı yapılmış harita hakkındaki iddiaların birini yoketmektedir.) Biri kuzeyde, diğeri güneyde otuikili rüzgar gülü vardır. Bu güllerdeki bölümler, çizgileri gülleri teşkil eden daire çevresinden olan yönler üzerine uzatılmıştır.

Amerika haritasındaki kolaylıkla okunamayan yazılarla şunlar yazmaktadır :
“İşbu kenarlara Antilya kıyıları derler. Arap tarihinin 896 yılında bulunmuştur. Amma şöyle rivayet ederler kim Cinevizden bir kafir adına Kolonbo derler imiş, bu yerleri ol bulmuştur. Mesela mezbur Kolonbo’nun eline bir kitap girmiş ki Mağrip Denizinin nihayeti yanı garp (batı) tarafında kenarlar ve cezireler ve türlü türlü madenler ve dahi cevahir dağı vardır deyu bu kitapta bulur. Mezbur kitabı tamam mütalea ederek Cineviz ulularına bu kaziyeleri bir bir şerh edip eydür : gelin, bana iki pare gemi verin, varayım, ol yerleri bulayım, der. Bunlar eydürler: ey epter, Mağrip deryasının nihayeti payanı ve haddi mi bulunur. Buharı zulmetle doludur, derler. Mezbur Kolonbo görür ki Cinevizlerden çare yok, sürer, İspanya beyine varır, hikayeti bir bir arzeder. Anlar dahi Cinevizli gibi cevap verirler. Velhasıl bunlara Kolonbo haylı ibram eder. Ahir İspanya beyi iki gemi verip bunun muhkem yarağın görüp eydür : ey Kolonbo, eğer senin dediğin gibi olursa, seni ol diyara kapudan ideyin, deyip mezbur Kolonboyu Bahri Mağribe gönderdi. Merhum Gazi Kemal’in İspanyalı bir kulu vardı, mezbur kul Kolonbo ile üç defa ol diyara vardım, deyu merhum Kemal Reis’e hikayet edip eydür: evvel Septe Boğazına vardık, dahi oradan gün batısı lodosun ikisinin ortasına... rast dört bin mil yürüdükten sonra karşımızda bir ada gördük; amma giitikçe deryanın mevci köpüklenmez olmuş, yani deniz sakin olup düzelmiş; ve Şimal yıldızı dahi ol yıldız gide gide dolunmuş görünmez olmuş; ve dahi eydür ki: bu ... Ama mezbur Kolonbo ol kişilerin dilin bilmeyp işaretle alışveriş ederlermiş. Ve bu seferden sonra İspanya Beyi papaz ve arpa gönderip ekin biçim öğretip kendi tarikine koymuş; bunların bir veçle mezhepleri yoğmuş, hayvan gibi üryan yürüyüp anda yayarlarmış. Şimdi ol diyarlar tamam açılıp meşhur olmuştur. Bu isimler ki mezbur cezairde ve kenarlarda kim vardır, Kolonbo komuştur ki anınla malum oluna. Ve hem Kolonbo ulu müneccim imiş. Mezbur hartıda olan bu kenarlar ve cezireler kim vardır, Kolonbo’nun hartısından yazılmıştır.”

Amerika’nın özellikle Orta Amerika kısmı üzerinde yapılan incelemelerden anlaşıldığına göre, Kristof Kolomb’un 1498’de çizip Avrupa’ya gönderdiği harita ile Kolomb’un sayahate ilk çıkarken elinde bulundurduğu Toskanelli’nin haritasında olan bilgileri içine aldığı anlaşılmaktadır.

Piri’nin haritasının bu bölümünde bir çok hayali adalar vardır ki bunların üzerine birer renkli papağan resmi konulmuştur. Şimdiki Trinidat adasına haritada Kaledot adı verilmiştir, bu ad, Kolomb’un bu adadaki bir buruna verdiği Galera adından alınmış olacaktır. Porto Riko adasına, San Jan Batichdo denilmiş ve doğu sahiline bir kale resmi yapılmıştır. Haritada Trinidat adası karşısına Güney Amerika sahillerinde bir çok adalar gösterilmesi, Kristof Kolomb’un Güney Amerika’yı kıta değil, bir takım adalardan oluştuğunu zannetmiş olduğu tesbit ediliyor. Yine haritada İspanya adası diye yazılan Haiti adasının gerçekte doğudan batıya doğru uzanmış olması gerekirken, haritada kuzeyden güneye doğru uzanmış gösterilmesii Kolomb’un bu adayı Marko Polo’nun seyahatnamesinde tasvir ettiği Zipango yani Japonya adası olarak aldığı ve Marko Polo’nun tasvirine uygun olarak adaya kuzeyden güneye doğru bir vaziyet verdiği isbat edilebilmektedir. Ayrıca, haritada asıl Antil adası, ada olarak değil, Kolomb’un düşüncesine uygun olarak kıta olarak verilmiştir.

Ancak Bahriye Kitabında Antilya’nın 1465 tarihinde gemiciler tarafından bulunduğunu da kaydetmiştir. Bu ise Kolomb’un keşfi olarak bilinen tarihten 27 yıl öncesi demektir.

Piri Reis çizdiği haritadan 15 yıl sonra Kuzey Amerika’yı tekrar haritaya döker. Diğerinden daha olgun olan bu haritada yeni keşifleri dikkate almış, keşfedilmeyen yerleri beyaz bırakmış ve eski haritadaki Kolomb’un haritasına güvenerek yaptığı yanlışlıkları düzeltmiştir.

Buraya kadar Prof.Dr.Afet İnan’ın kitabından aldığım bilgilerle, Piri Reis’in haritasının sırrının Kolomb’un haritasına dayandığını anladık. Artık haritanın sırrının İskenderiye’den alındığı rivayet edilen kitapta olduğu anlaşılıyor. Yazar, haritadaki anormalliklere değinmiyor ancak kitabın arkasındaki kısma Hapgood’un kitabındaki havadan alınan haritayla, Piri Reis’in haritasını karşılaştırmasına yer vermiş.

Eski devirlerde, Herodot, yazılarında bronz üzerine çizilmiş bir haritadan aldığını yazar ve gezdiği yerlerin haritalarının olduğundan bahseder. Eratosten’in (İÖ 3.yy) bir coğrafi bilgini olarak, dünyanın çevresini bugünkü ölçütlere göre hesapladığı ve haritasını çizdiği yazılıdır. Bu çağlardan bilinen harita, Ptoleme’nin enlem ve boylam derecelerini de doğru olarak çizen en ilgi çekici eseridir. Bundan faydalandığını Piri Reis de kaydeder.

1474 ile 1482 arasında Toscanelli’nin Kolomb’a bir mektupla beraber, bir postulan gönderdiği rivayet edilir. Bu belgeler bugün elimizde değildir. Bu mektupta yazdığı söylenen sözlerden özellikle, birçok gidenlerin tanıklığına göre batıya gidildikçe hiç tehlikesiz olarak Asya’ya ulaşılacağı bildirilmiştir. “De la Ronciere” in yazdığına göre bu Portekiz haritası 1488 ile 1493 yılları arasında yapılmıştır.
İnan, Afet, Piri Reis’in Hayatı Ve Eserleri, 1.basım, Ankara, TTK Yayınları, 1974

II.Bilinen arkeoloji teknikleri nelerdir, arkeolojik verilerin doğruluğu nedir.

B.”Çoğunluğun inandığının aksine, herhangi bir şeyin tarihini kesin olarak saptamak çok zordur, zira stratigrafi yöntemleri çoğu zaman uygulanamadığı gibi, radyoaktiviteyi ve doğal mıknatıslaşmanın değişimlerini ölçen modern aletler, bazı istisnai haller dışında sonuç vermez. Taşlar ve organik olmayan başka maddeler sözkonusu olduğunda da, kesin tarihin saptanabilmesi ancak kıyaslama yoluyla yapılabilir ama bundan 1000 yıl sonra da bugünkü araştırma yöntemleri geçerli olsa ve Gizeh’deki Sfenks’in yaşı, ayakları arasında birkaç yıldan beri yanmakta olan bir ocağa göre saptanmaya kalkışılsa, süpersonik uçak Concorde’la çağdaş olduğu kabul edilecektir.”

“Ejiptologlar, eski Yunanlıların Manethon adını verdikleri ve gerçekten yaşayıp, yaşamadığı bile şüphe götürür bir Mısırlı rahibin saptadığı kronolojiyi, pek az değişiklikle esas almaktadır.”
Livraga, G. J. A., TEB, 2.basım, Ankara, Yeni Yüksektepe Kültür Derneği Yayınları, 1996

B.“İlk aletler anlaşılan tahta, kemik ya da taş parçalarıydı, bu parçalar kırılıp yontularak ele uygun biçime getirilir, az çok sivriltilirdi. Tahtadan yapılanlar çoktan yok olmuşlardır. İlk taş aletler de doğal olarak (don ya da sıcaklar veya ırmak yataklarında yuvarlanarak) parçalananlardan ayırt edilememiştir. Oysa, ilk Buz Çağının da öncesinden, beceriyle, yontucu, sıyırıcı, kesici aletler olarak biçimlerndirilmiş olan sert taş parçalarını arkeologlar ayırd edebilmişlerdir. Bu tür aletlerin insan tarafından biçimlendirilmiş olması bugüne kadar tartışılsa da, bilginlerin çoğunluğunca kabul edilir.”

“İnsan tarihinin 4/5’ü, yaklaşık 200,000’inden günümüze 9-10 kırık dökük iskeletle sayısız alet kalmıştır. İngiliz ve Fransız müzelerinin mahzenleri Thames, Sen ve başka ırmakların dibinden toplanmış aletlerle doludur; Güney Afrika’da ise, birçok yerde toprağın altından kucak kucak alet çıkar. Ama ilk pleistosen aletlerin böylesine bolluğu o çağlarda nüfusun çok olduğu sonucunu vermez. Tam tersine tek bir kişi günde 3-4 alet yapmış ya da yitirmiş olabilir. Bizim bugün bulup topladığımız bu aletler tam 200,000 yıl süreyle yapılmıştır. Pleistosen çağının başlangıcında ya da ortalarında, herhalde insan ailesi, tıpkı çağdaş, insan benzeri maymunlar gibi küçük bir gruptu.”
Childe, Gordon, Kendini Yaratan İnsan, 2.basım, İstanbul, Varlık Yayınları, 1983

III.Bilmin açıklayamadığı zaman dilimi

B.“5000 yıl önce de, Mısır ve Babil’de yazılı tarihin ilk günleri başlamıştır. Daha geriye gidince, artık karanlığı aydınlatacak, her yıl olagelen yığın yığın olayları anlamamıza yardımcı olacak hiç bir yazılı kayıt bulamayız. Oysa uygarlık o çağlarda çoktan olgunlaşmıştı.

Arkeolojik zaman konusunda bir kavram edinmek için Mezopotamya kentlerindeki kalıntıları ele alalım. Fırat ve Dicle ırmaklarının arasındaki topraklarda yer yer yirmi metre yükseklikte tümsekler vardır. Bunlar doğal tepecikler değildir, her biri eski bir yerleşim alanını belirler ve ev, tapınak, saray kalıntılarından oluşmuştur. Irak’ta evler hala toprak duvarlardan yapılır, fırınlanmış da değildir, yalnız güneşte pişirilmiştir. Ergeç bu çamur evler erir. Sahibi sadece yığını düzeltir ve daha yüksekte bir ev daha yapar.

Tevrat’ta Erek denilen Varka kentinde, Almanlar bu tepeciklerin dibini derin bir şaftla araştırdılar. Şaftın tepesi yaklaşık olarak 5500 yıllıktı. Bu düzeyden, şaftın duvarlarına çevrelenmiş yuvarlak bir merdivenden 20m’yi aşkın bir derinliğe iniliyordu. Bu iniş sırasında, her bir aşamada, şaftın kenarlarından çanak, çömlek, toprak tuğla ve taş araçların kalıntıları toplanabiliyordu. En dipte el değmemiş toprağa rastlanıyordu. En alttaki yerleşme alanı Güney Mezopotamya’da ilk insan yaşamının belirtileridir. Ama bu en alt düzeyde bile, insan gelişmesinin başlangıcına yaklaşmış dahi olamayız. Bu başlangıç noktasına varabilmek için en önce jeolojik zamana dalmamız gerekir. İşte bu noktada artık rakamlar anlamını yitirmeye başlar. İnsan uygarlığının ne denli eski olduğunu anlayabilmemiz için, insanların Erek’te yerleşmeden önce, yeryüzünün düzeyinde karşılaştığı olayları anlamamız gerekir.

İngiltere ve Kuzey Avrupa’nın ( yazarın genel üslubu, ülkesi olan İngiltere’den örnekler vererek, anlatmak istediği düşünceyi somutlaştırmak olduğu için burada İngiltere ve Kuzey Avrupa’dan bahsedilmiştir.) büyük bir bölümü koca koca buz örtüleriyle kaplıydı...

Bu buzulların (buz ırmağı) ve buz örtülerinin oluşumu, yayılması ve erimesi akıl almayacak kadar uzun bir zaman sürmüş olmalı. Erime olayı öylesine yavaştı ki bir yazdan bir yaza oluşan fark, insan gözüyle seçilemeyecek kadar azdı.

Oysa, insan türü, tarih başlamadan çok önce, Avrupa’da buz örtülerinin ilerleyişini ve sonra da yok oluşunu görmüştür. Bir çok jeolog’a göre, pleistosen çağında dört belirgin buz çağı sürmüş ve hepsinde de insan varlığını sürdürmüştür. Bu buz çağlarının oluşumu, süresi ve yok oluşunun kapsadığı zaman kavramı sayısız sıfırlarla anlatılabilecek nice rakamdan daha etkindir sanırım.

Benzer yavaş oluşumlardan, İngiltere’nin, kara köprüleriyle kıta Avrupa’sından ayrılışını yaşamıştı o zamanki insanlık... Yarım yüzyılda oluşan erozyon öylesine küçüktür ki, 1/1000 ölçekli bir haritada bile görülemez... Tüm bu anlatılanlar, arkeologların “çağ” dediği sürelerin ne denli uzun olduğunu göstermek amacıyla okuyucuya sunulmuştur.
...
Arkeolojik “çağlar”ın niteliklerinin anımsamak, bazı yörelerdeki uzunluklarını kavramak açısından önemlidir. Eski Taş Çağı öylesine uzundu ki bunu, jeologların pleistosen çağıyla eşdeğerde evrensel bir süre saymak yerinde olur.”
Childe, Gordon, Kendini Yaratan İnsan, 2.basım, İstanbul, Varlık Yayınları, 1983

IV.Mısır’ın resmi olarak kabul edilmiş kronolojisi hakkında kuşkular nelerdir. Mısır’da bilim tarafından açıklanamamış anormallikler.

B.“Resmi tarihe bakılırsa Mısır, insanların taşları Neolitik tarzda işledikleri, yazı yazmayı bilmeyip faydacı olmayan her tür mimari ve artistik kavramdan yoksun oldukları, kabaca resmedebildikleri zürafalar ve fillerin de dahil olduğu bir fauna ile çevrili olarak yaşadıkları bir devirden, XIX.yy rasathanelerinin yerölçümlerinden çok daha üstün jeodezik konumlara sahip olan ve kusursuzluklarının sırrına hala akıl erdiremediğimiz anıtları dikebildikleri bir devre geçmişlerdir hem de 900 yıl içinde!”

?:Piramitlerin özellikleri

“Erken Paleolitik devrin Mısır bölgesindeki kolu aynı dönemde Avrupa’dakinden çok daha zayıf özellikler gösterir.”

?:Ne demek şimdi bu

“Nagada kültürüyle onun Arkaik yani Mısır dönemindeki görünürde mantıksal devamı arasında kesin bir tutarsızlık görülür.”

?:Bu tutarsızlıklar nelerdir.

“Tinit denilen Hanedanlar Menes’den sonradır; halbuki yarım yüzyıldan az bir süre önce Tinit’lerin Menes’den önce oldukları ileri sürülerek Menes ya da Narmer, III.Hanedana dahil ediliyor ve ona Mısır’ın Birleştiricisi deniliyordu. Ancak son bulgular, I.Hanedan zamanında mükemmel olarak kurulmuş olan Nomların veya vilayetlerin bir yapısını ortaya çıkarttı. Bu durum Menes’e klasik yazarların atfettikleri rolü yani “tarihsel hanedanlar” başlatan kimse olma niteleğini vermektedir ama madem ki zaten birleşmiş ve vilayetler şeklinde örgütlenmişlerdi ve bizzat Kral Narmer’in levhasında doğrulandığı gibi, siyasal zaferlerin sahibiydiler, ondan sadece birkaç yıl önce, tek tük istisnalar dışında ancak İÖ 1000.yılın başlarında taş devrinden kurtulabilmiş olan Avrupalı çağdaşlarından nasıl çok daha geri olabildiler.

Unutmayalım ki, ünlü Galya Savaşları’nda Jül Sezar’ın da doğruladığı gibi, Keltler dışında tüm Avrupa kavimleri İÖ 1.yy’da bile hala birbirleriyle savaşıyorlar, kulubelerde yaşıyorlar, tanrılara insanları kurban ediyorlardı (bu Keltlerde bile böyleydi) ve taş işçiliğini bildiklerini kanıtlayacak tapınaklar, şehirler, köprüler ya da sulama kanallarından yoksundular. Jül Sezar, 30 asır önce Mısır’da çoktan varolan şeylerle uzaktan bile ilgisi olabilecek hiçbir şey bulamamıştı.”

?:Bu yanlışın sebebi Manethon’un verdiği bilgilere mi dayanıyordu.

?:İÖ 1.yüzyılda dünya uygarlığı

“Büyük Piramit gibi birçok anıtsal eserin tarihi saptanabilmiş değildir. Üzerinde hiçbir yazıt bulunmayan bu Piramir ise, kral odası denilen yerin üstündeki depolardan birinin alçı kaplamalarının üzerinde yer alan ve yanlış bir şekilde firavun Keops’un adını taşıyan bir kartuşa dayanılarak Keops devrine “oturtulmuştur”. Görünüşe bakılırsa, zaten şüpheli görünen bu mühürün anıtın inşasından daha sonra herhangi bir zamanda yapılmış olabileceği şeklindeki basit bir olasılık, hele uşabti denilen mezar heykelciklerine varıncaya kadar birçok şeyin Mısır’da tekrar tekrar kullanılmasına sık sık rastladığı gözönüne alınırsa bunun pekala mümkün olabileceği, bildiğimiz kadarıyla hiç kimsenin aklına gelmiş değil. Aynı şey Gizeh’deki Sfenks için de geçerlidir. Yalnız şu farkla ki bu eser, tarihinin saptanmasına yarayacak hemen hemen hiçbir gösterge taşımaz, sadece IV. Tutmosis’in bıraktığı ve XVIII. Hanedanın hüküm sürdüğü, onun devrinde Sfenks’in tamamen kumlarla örtülü olduğunu ve parapsikolojik denebilecek bir rüya sayesinde onu bulup gün ışığına çıkardığını belirten bir yazıt dışında başka hiçbir belirti yoktur.”

?:Mısır piramitlerinin tarihlenmesi

“Mısır’daki anıtların tasavvur edildiği gibi inşa edilmiş olmaları mümkün değildir. Örneğin, Büyük Piramit’in cephelerinden birine dikey olarak yapılmış olduğu ileri sürülen büyük bir rampanın, muazzam ağırlıklara dayanabilmesi için, büyük taş bloklardan yapılmış duvarlar içine oturtulmuş ve en az 1600m uzunluğunda olması lazımdı. Fonksiyonel olabilmesi için inşasına yardım ettiği piramitten daha büyük ya da hiç değilse onunla aynı büyüklükte olması gereken böyle rampalardan en ufak bir ize bile rastlanmamıştır.”

?:Piramitlerin inşasıyla ilgili teoriler nelerdir

“Ne elmas kesicileri, ne de plastik-çelik veya seramik alaşımları tanınıyor olduğuna göre, Canope vazolarının yapıldığı son derece sert diyoritleri, devirli kesici aletin izlerine bakılırsa, nasıl o derece kolaylıkla delmeyi başarabildikleri de anlaşılır şey değildir. Üstelik, spektrografi cihazları, diyoritin yivlerinde bakır kalıntılarına rastlanmıştır. Bu da mantardan yapılmış bir bıçakla beton bir kalıbın kesilmesine eşdeğer olmaktadır.

Acaba bakırı tasavvur edilemeyecek derecede sertleştirebiliyorlar mıydı. Yoksa diyoriti mi bir tür talk taşına benzeyecek derecede yumuşatabiliyorlardı. Bahis konusu spektrografik analizlerin dışında elimizde hiçbir kanıt bulunmuyor.”

?:Bu konuda ayrıntılı bilgi araştır.

“Son derece ağır taş bloklar öylesine tıpatıp üst üste oturtulmuş ve araları çabucak sertleşen alçıyla kapatılmıştır ki, blokların muazzam bir güçle hareket ettirildikleri aşikardır; halbuki böyle bir iş ancak günümüzdeki en güçlü ve modern vinçlerle gerçekleştirilebilir.”
Livraga, G. J. A., TEB, 2.basım, Ankara, Yeni Yüksektepe Kültür Derneği Yayınları, 1996

V.Atlantis Adası’ndan bahsedilen yerler

B.“Doğunun ve Batının belgelerinde halen mitoloji adı altında toplanmış olan eski söylentilere ya da Platon’un Mısırlı rahiplerle yaptığı dayanan öykülerinde anlatıldığına göre, insanlar Dünyada milyonlarca yıldan beri yaşamaktadır.

Bu söylencelerin ortaya koyduğu bu tür “Proto-tarih” içindeki Kültürler ve Uygarlıklar, son derece uzun ve çeşitlilik gösteren bir gelişim süreci içinde sadece birer anı oluştururlar. Eğer bu doğruysa, insanlığın geçmişi hakkında bildiklerimiz ya da bildiğimizi sandıklarımız, bu geçmişin sadece küçük bir parçasıdır. Platon’a bakılırsa, Mısırlılar ona, Atlantis Kıtası’nın son kalıntısı olan Poseidonis Adası’ndan gelen korsan gemileriyle giriştikleri savaşlarda Atinalıların hayranlık uyandıran kahramanlılar yaptıklarını anlatmışlar. Platon da onlara, 95yy yani 11,800 yıldan biraz fazla bir süre önce gerçekleştiğini ileri sürdükleri bu olaydan, Atinalıların hiç haberi olmadığını söylemiştir. Bu bilgisizlik karşısında Mısırlı rahip yumuşak ama alaylı bir ifadeyle şöyle yanıt vermiş : “Siz Yunanlılar daima çocuk olarak kalacaksınız.”

Aşağı yukarı benzer bir başka olay da, Mısırlı rahipler, 17,000 yıldan beri tutulan arşivlerden bahsettikleri zaman şaşıran Herodot’un başına gelmiş.

Eski efsaneler, bilinen uygarlıklar ve Taş Devirlerinden daha önce yer alan ve iki uygarlık arasında geçiş dönemi oluşturan bir devirde, Atlantis diye bir kıtanın varlığından söz ederler. 850,000 yıl önce meydana gelen (bazı kaynakların, Marmaş’ın yani bugün bilinen yöntemin aksine, enerjinin maddeye dönüştürülmesinden elde edilen atom enerjisinin kontrol edilemez kullanımına atfettikleri) bir dizi korkunç afet sonucunda, gezegenimizin çehresinde ve ekliplik düzlemine göre eğik olan ekseninde büyük değişimler meydana gelir. Büyük Atlantis, Hinduların Ruta ve Daitya dedikleri iki kıtaya bölünür ve dünyanın eksenindeki değişiklik nedeniyle And Sıradağları, Amerika ve bugün tanıdığımız şekliyle Avrupa’nın bir kısmı çıkar ortaya.

Sonuç olarak, insanlık hemen hemen tamamen yokolur. Geriye kalanların birçoğu barbar bir pritivizm içine düşer, pek azı da yükseklerdeki şehir kalıntılarına yerleşir. Uzun bir süre sonra ve zamanımızdan yaklaşık 70,000 yıl önce Atlantis’in son kalıntısı, Platon’un da tarif ettiği ve görünüşe göre dünyanın başka yerlerinde de kolonileri bulunan Poseidonis Adası olarak çıkar karşımıza. Buranın ileri düzeydeki kültür ve uygarlığı, Nil’in, bugünkü Asyut yakınlarında ve Gizeh Yaylası olarak tanıdığımız yörenin kutsal bir ada gibi içinden yükseldiği ve artık yok olmuş Sahra Denizi’ne aktığı Yukarı Mısır’da kök salar.

?:850,000 önceden kalan kalıntılar, hadi o olmadı 70,000 öncesinden

?:850,000 önce Homo Sapiens’in durumu neydi

?:850,000 yıl önce olmuş bu olayla ilgili jeolojik deliller nelerdir?

?:Marmaş

?:Derginin 38.sayfasında Mısırlı köleler var

?:Sıtkı, insanlığın 750,000 yıl eskilere gittiğini ifade etti. Maddi göstergeler neden yok. Neden eski uygarlıklara ilişkin aletler yok veya sanat neden bu kadar ilkel.

?:Blavaski

?:Livraga

HAYATIN ANLAMI, OLUMSUZ YAKLAŞIMLAR_OZAN

Hayatın herkes için ortak bir anlamı olmadığı için her insan ona kendi bir anlam vermek zorundadır. Olumsuz, sağlıksız bir bakış açısına sahip bir insan içinse bu anlam özel bir çaba olmazsa eğer hep öyle karamsar kalır. Olumsuzluğu yaratan durumlar ortadan kalksa bile, bu olumsuzluğu yenme sürecinde artık hayata o mücadele anlamını vermiştir bile. Kişinin bu düşünceden kurtulması için yeni bir anlam araması gerekir. Bu o kadar kolay bir iş değildir ve çoğu kez insanların basit alışkanlıkları ve üzerinde çok da düşünmedikleri ayrıntılar zamanla hayatlarının sebebi olur çıkar. Bence gelişim psikolojisi ve çocuklukta kazanılan değerlerin insanı hayat boyu kontrol etmesinin ardında yatan sebep budur.

DÜŞÜNCE VE İSTEKLERİN KESİNLİĞİ_OZAN

İnsanın bir konudaki düşünce ve istekler i,sanıldığı kadar kesin ve sabit değildir. Kişi, o an içinde bulunduğu kararsız du rumda,alternatifleri inceler ve bir karar vermesi, içinde bulunduğu durumu bir sınıfa sokması veya onu isimlendirmesi gereğinden ötürü belki küçük bir eğilim bir karar olarak karşımıza çıkar. Kararlıya olan ihtiyaçtan kaynaklanan bu yapı doğaldır, yanlış olan temeli böylesine eğreti olan düşüncede ısrar ve dogmatikliktir.

DUYGUSALLIK_OZAN

Şarkıyı, fimi, davranışı duygusal yapan insana, eskiden yaşanmış duygusal bir olaydır. Maddenin kendisinin romantikliği bir insanla yaşananın yanında çok önemsiz kalır. Yani bir şarkı dinlerken hissedilen, şarkının kendisiyle ilgili değildir çoğu kez. Diğer taraftan doğrudan maddenin o eski duygusal anının bir parçası olması da gerekmez. Sadece bu anıyı bir şekilde insana anımsatır.

İlk varsayıma geri dönersek, yaşanmamış bir hayat suçlusunun duygusal olması da olanaksızdır. Olsa olsa bu suçun bilincinde olmak duygusallığa sebep olur by da üretici ve faydalı bir duygusallık değildir.

DOĞRU DAVRANIŞ_OZAN

Doğru davranış nedir? Yaptığım davranışın doğru olup, olmadığını nereden bilebilirim? Bunun için muhteşem bir kriter buldum: Düşünmek ve inanmak. Eğer yaptığın şeyin gerçekten doğruluğuna inanıyorsan, o davranış kesinlikle doğrudur, kesinlikle. Savunma mekanizmaları gözleyebildiğim kadarıyla hep kararsızlık anlarında ortaya çıkıyor. Aslında, kişiyi doğru davranıştan bu kararsızlığa sürükleyen şey de aynı savunma mekanizmaları. Yani kişi kendisini önce kararsızlığa düşürüyor, sonra da düştüğü bu kararsızlıktan kaçarak ve kendini kandırarak çıkmaya çalışıyor. Tabi ki özde hiçbir gelişme olmuyor.

Oysa doğru ve karakterli bir davranış kararından sonra seni hiçbir şey yıkamaz. Kararı verdikten sonra olacaklardan sorumlu değilsin çünkü onları değiştiremiyorsun. (Değiştiremediğin şeyleri olduğu gibi kabullenebilme de kendini gerçekleştirme çabanın bir parçası. Bunun doğal olarak içinde olduğunu biliyorum.) Üstelik bir de hayatın genel gelişimi içinde bu küçük hatırayı değerlendirdiğinde dediklerimin önemini daha iyi kavrayacaksın. Kararsız davranışları tesadüfi başarılar bile kurtaramaz. Çünkü yaşam, sonsuz deneyimin özüdür ve istatistiksel olarak raslantısal başarılar içermez.

BİR ŞEHRİ SEVMEK_OZAN

Bir sehri sevmek bir zamani, bir mekani sevmektir.
Bir sehri sevmek mechulu, muammayi sevmektir.
Bir sehri sevmek orada kendini bulmaktir.
Bir sehri sevmek aska sebep aramaktir.

Icimdeki gurbetteki ozluyor geride biraktigi herseyi, ailesini, arkadaslarini, okulunu, cocuklugunu, ilk askini, yalnizliklarini. Tumune de Ankara diyor ve bu yuzden en cok onu ozluyor.

Aklima geliyor Kizilaydaki Arnavut kaldirimlari, ozluyorum o griligi. Bazen selam veriyorum, bazen unutup geciyorum ama o ne zaman gitsem orda, yasadik diye fisildiyor ne zaman gitsem yanina. Cocuklugum o benim, okulun ilk gun tenefus ziliyle okul bitti sanip elele tutusup eve dondugum arkadasimi tanir o. Her onumuze gelene saati sormanin hayattaki en komik gun oldugu gunu bilir, sabahin ayazinda, kosa kosa dersaneye gidislerimi de. Her yerinde bir parcam, yasanmisligim var bu sehrin.

Kiyaslayamam baskalari gibi. Istanbulun denizi varmis mesela, sonra bi de birsuru gezecek yeri. Egeliler gibi kulturlu degilmis insani, Kayserililerin sicakligi da yokmus buranin insaninda, Renksizmis, binaymis her yer, gri griymis. Ankara’nin havasi kirliymis. Yeter be, o benim cocuk nefesim. Bi daha cocuk olmiycam ki.

BİLİNÇDIŞININ GÜLERKEN AÇIĞA ÇIKMASI_OZAN

Gülme, bilinçdışımızın aslında hiç de gizli olmadığına gösterdiğimiz tepkidir. Veya bilinçdışının ortaya çıkmasının, bizde yarattığı etkinin bir yansıması da olabilir. Toplum içinde gülmenin sebebi ise, bilinçdışında tuttuğumuz şeylerin aslında herkesde varolduğunu görmek ve bir nevi suç ortaklığı ve gerginliğe hiç de gerek olmadığını anlamamızdır. İd serbest kalıyor ve süperegoyla dalga geçiyor belki de.

ANKSİYETENİN NEDENİ_OZAN

Anksiyetenin nedeni kişinin, anksiyete duyduğu durum için oluşturduğu gerçekdışı inançtır. Hastanın kafasındaki durum, normalde dış dünya gerçeklerinden farklıdır. Dolayısıyla duyulan rahatsızlık aslında yersizdir ve her türlü anksiyete, üzerine gidilerek yani duyarsızlaştırma ve gerçeğe ulaşma çabasıyla çözümlenebilir. Bu çaba esnasında hastanın bu yanlış algının tam aksi yönde aşırılıklar yapması bırakın engellemeyi aksine kesinlikle yapması onaylanacak bir davranıştır. Çünkü kafasında doğru bir tip oluşmadığından farklı uçlarda dolaşmak ve hata yapmak öğrenmenin belirtisidir. Ayrıca hasta birkaç yanılgı ve başarısızlıktan sonra eski, 'anksiyeteden uzak ve mutlu yaşamına dönmek isteyecektir.Tedavinin bu noktada kalması ve hastanın vazgeçmesi aksiyetenin ruhun derinliklerinde daha da kökleşmesine sebep olur.

ANKARA_OZAN

Bu üstüne toz kondurmadığım ve benim dediğim bu şehrin aslında benimle tek ilgisi geçmişin yaşanmışlığı sadece. İnsanlar yaşamıyor bu şehirde de sadece karnını doyurup, geçinmeye çalışıyor. Ankara’nın tam orta yerindeyim şu anda ve insana insanlığını hissettiren hiçbir ifade görmüyorum yüzlerde. Şehirde herşeyi saran bir grilik ve buna alışmışlık insanlarda. Sakin, dertsiz, hırssız insanlar, tek istedikleri öylesine yaşamak. Ama bunu da yapmıyorlar ve bu sığlık şehri coşkusuz, renksiz, aşksız yapıyor. Alışmışlık ve en azından hiç kimsenin karışmaması belki tek teselli bu şehirde.

AMERİKALILARIN BİREYCİLİKLERİ_OZAN

Amerika'da bireyciliği ve onun insanların davranışlarındaki etkilerini farketmemek olanaksız. Bunun adına bireycilik olarak savunanlar olabilir ama bence bu bencillik ve başkalarına saygısızlık karışımı birşey. Başkaları çok önemli olmadığından saygı da yok. Otobüste bağırarak konuşuyor, ellerindeki radyoyu son sese açabiliyor, ayaklarınızı ağzına sokacak kadar pervasızca oturabiliyorlar.

Bunun yanısıra zevksiz bir hayat yaşıyorlar. Evden dışarı çıkmanın sosyal bir boyutu olduğunu farketmedikleri için berbat, uyumsuz kıyafetlerle dışarı çıkıyorlar. Takım elbise giyiyorlar ama dayanamayıp yine altına siyah spor ayakkabı giyiyorlar. Sıradan biriyle bir evsizi karıştırmak içten bile değil. Özel günlerde sadece giyimlerine özen göstermeye çalışıyorlar, onda da yakıştırma tecrübesizliğinden iyice komik oluyorlar. Şimdi yanımdan kafasında puşi, sırtında Amerikan bayrağı olan deri bir ceket giymiş bir zenci geçti. Buyur, nerden buldun be adam kafandakini...

İşin bir diğer boyutu da ilişkilerinde de bu umursamazlığın sürmesi. İlk karşılaşmada sahte olduğu derhal anlaşılan kocaman bir gülümseme, müthiş ilgili tavırlar, iki adım uzaklaşınca biraz önceki yüz ifadesinden eser yok. İçmeye, beraber eğlenmeye giderken çok yakın davranışlar, ancak dertlerini paylaştıkları gerçek dostları yok. Buram buram bireycilik.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri de olsa bu yalnızlık, zevksiz, insanları mutsuz yapıyor. Ve işin umutsuz tarafı bunun kimse farkında değil.

AHLAK VE ÖZGÜRLÜK_OZAN

İnsanların birçoğu hayatlarının sonuna kadar kendilerine doğarken biçilmiş elbiselerle yaşarlar. Çoğu kez özdeğerlerine uymasa bile, başka türlüsünün de olamayacağını düşünürler. Bu yüzden yerleşmiş adetleri, düşünceleri, davranış biçimlerini, toplumsal ahlak kural ve değerleri sorgusuzca kabullenirler.Bu konformist yaklaşımın ürünleri çoğu kez yarı ölü köleler veya gölge kişiliklerdir. Doğrusu toplumsal standardizasyonun zincirlerini her an yanıbaşımızda hissettiğimiz bu çağda toplumsal dogmalara kafa tutmanın, pek de kolay bir şey olmadığını itiraf etmek zorundayım.

Dikkat ettiyseniz bugünlerde herşeyi, bizim için yapan araçlar türedi. Bankamatik kartları, bilgisayarlar, uzaktan kumandalar, bize en uygun sevgiliyi bulan 900'lü hatlar. Zeka testleri, meslek seçimi için yapılan testler. Sosyoloji yerine istatistiki araştırmalar. Bu dünyada bizim tek özgürlüğümüz ise, yine sistem tarafından bize sunulan özünde hiçbir farklılık içermeyen farklıları seçmek. Bunların çoğu teknoloji destekli uyku ilaçları. Bir de ilk insanla başlayan özgürlük düşmanları var. Bunların en önemlisi de din. Öyle etkili ki hayvan katliamını bayram diye kutlattırabiliyor. Aklı başında bir tek insan bunu mantıklı bir şekilde açıklayabilir mi? 'Tek yol İslam' sloganı, insanın yetenekleriyle çelişen hatta onun varlığını aşağılayan bir dogma değil midir? Eski veya yeni bunların tümü tek bir amaca hizmet eder o da insanları aynılaştırmak, düşünceden uzaklaştırmak. Çoban iktidar sahibi, bunlarda olsa olsa sürüyü düzende tutan çoban köpekleri.

Bernard Russell basit bir mantıkla toplumsal totalitarizme karşı koymaktadır: "Aptalca bir şeyi milyonlarca insan da söylese o şey yine aptalcadır." Peki birşeyin aptalca olup olmadığına kim karar verecek? Öyle ya önce toplumsal normlarımız vardı. Descartes bu soruna şöyle çözüm bulmaktadır: "Hayatta bir kez, ama bir kez o ana kadar öğrendiğimiz bilgileri yanlış kabul edelim ve bu doğrular arasında benim doğrum ne olmalıdır sorusunu soralım. İşte bu gerçek bilgiye giden yolda ilk adımdır." Özgürlüğe giden tek yol bireyin kendini araması, bilinçaltını aydınlatması ve özel ahlakını kurmasıdır.

Peki insan bunu nasıl başabilir? Bence her insan çevresindeki duvarları yıkabilecek potansiyeli içinde taşımaktadır. Bu gücü hissederek başlar herşey. Her insan zaman zaman kendini, toplum içindeki, evren içindeki yerini düşünür. Başlangıçta anlamsız bulur her şeyi. Kelimelere sığmayan bir belirsizliği yaşamaktadır. Tanımadığını farkeder kendini. Arkasına döndüğünde hatıralarındaki başkahramanın, kendine yabancı biri olduğunu farkeder. Korkar. Karıştırır kim olduğunu. Aynaya koşar. Orda da şeytani bir gülümsemeyle zaman karşılar onu. İşte o anda seçimini yapmak zorundadır. Ya yorganın altına saklanacak ya da yeniden doğacaktır.

"Bugün bir insana bu dünyada kendisine giden yolda adım atmaktan daha tatsız gelecek hiçbir şey yoktur." der Hermann Hesse. Gerçekten de çoğu birinci yolu seçer, onlar için hayat, maddenin ötesinde anlamsızdır. En başarılı görünenleri bile empoze edilmiş toplumsal rolüne kendisini öylesine kaptırmıştır ki, kendi hakkında içsel anlamda hiçbir şey bilmez. Ne yazık ki mutluluk ve iç huzur onlar için çok uzaklardadır.

İkinci yol entellektüelliği de beraberinde getiren, bilgiye ve özgürlüğe susamışlığın yoludur. At gözlüklerini fırlatıp atmak, hayata tüm çıplaklığıyla olduğu gibi sarılmak arzusudur bu. Önyargılarından kurtulan insan herşeyi usa vurmaya ve sorgulamaya çalışır. Bu süreçte zorunlu iyinin ve kesin doğrunun olmadığını farkeder. Mutlak kesin düşüncenin kaybedilmesi istikrarsız ve belirsiz bir durum yaratır. Fakat bilinçaltının tamamen çözümlenmesi kişiye, kendini, diğer insanları ve toplumu anlama ve hoşgörme yetisini kazandırır. Tüm bunları yaparken tabi ki otoriter ve kalıplayıcı ahlak yargılayıcı tavrından dolayı, zaman zaman kişiyi rahatsız edecektir. Ama bu kişinin toplumdan uzaklaşması anlamına gelmez. ( Bu tip toplumdan kopuk ve tutunamayan insanların yukarıdaki değişim sürecinde arada kalmış, ne geriye dönebilen ne de ileri gidebilen insanlar olduklarını düşünüyorum. ) Aksine toplumsal iletişimin temeli gelişmiş bir karaktere sahip olmak olduğu için, bu insanlar kendileriyle ve çevreleriyle derin ve mutlu bir ilişkiyi paylaşırlar.

Görüldüğü gibi birey varoluşuyla ilgili çok temel bir konuda zaman geçirmeden karar vermek durumundadır. Zor bir tercih olduğunun farkındayım. Sahibini hatırlayamadığım bir söz şöyleydi: "Hayatta en güzel şeyler ya yasadışı ya ahlakdışı ya da şişmanlatıcıdır." Benim tercihim, prangalara vurulmuş bir gölge olmaktansa, hayatı doyasıya yaşayan şişko bir günahkar olmaktır.

YENİ KURUŞ EDEBİYAT AKIMI_BÜYÜK İSKENDER

VARLIK
01.2005 SAYFA 7
...doğaya ters düşmeyen bir ruh durumu, Yeni Kuruş Nesili'nin kaderini teşkil edecektir : Duygusal Libelarizm. Sürüden koyun kaybolmasın diye hayvanların boynuna nasıl çan takılırsa, toplumdaki bireyler kaybolmasın, sürüden ayrılmasın, ayrılırsa da kolay bulunsun diye ceplerine şıngır şıngır bozuk para dolduracaksın. Yeni Kuruş Nesili, ortadan kalkmış bir neseneyle de anlaşmak zorundadır : Kumbara. Kumbara, tasarruf duygusunun fantastik yanlarıyla gizeme bürünmüştür; yeni kuruş Nesili, tüketim hırsından biriktirme huzuruna geçerken zorlanacak, toplumsal koşulları altüst olacaktır.

YAŞAMA SANATI_E.FROMM

SAHİP OLMAK YADA OLMAK_E.FROMM
SAYFA 103
Eğer kendim ile ilgili olan bilgilerin ve tasarımların, büyük bir oranda yapay ve toplumsal değer yargıları tarafından belirlenmiş olduğunu ve ben dahil insanların çoğunun, farkında olmadan yalan söyleyip, durduklarını bilmiyorsam, acaba kendim hakkında ne biliyorum?

Eğer kendini savunmanın savaş, görevin teslimiyet, erdemin itaat ve günahın da itaatsizlik anlamına geldiğini bilmiyorsam, neyi bildiğimi iddia edebilirim?

Eğer anne ve babaların çocuklarını sevmelerinin doğal bie şey olduğu tezinin, bir mitos olduğunu; şöhretin çoğu kez insanların gerçek değerlerine ve kalitelerine bağlı olmayıp da, o anki toplumsal ihtiyaçlara göre belirlendiğini, insanlık tarihinin hep zaferleri kazananların kaleminden okuduğumuzu ve bu nedenle de çarpıtılmış olduğunu; sürekli vurgulanan bir alçakgönüllülüğün, aslında kişinin kendine olan güvensizliğinden kaynaklandığını; sevginin, aşırı özlem ve ihtirasın karşıtı olduğunu bilmiyorsam, neyi biliyorum acaba?

Eğer insanların kendi kötü niyet ve eylemlerini aklileştirerek, onları parlak ve ahlaka uygun kılıflara büründürdüklerini, toplumsal gücü ele geçirmek istemenin,çoğu kez gerçeği, adaleti ve sevgiyi ayaklar altına almak ile aynı anlama geldiğini; günümüz endüstri toplumlarının temelinin açgözlülük, sahip olma ihtirası ve tüketim olduğunu ve söylendiği gibi hayata saygı ve sevgi temeline dayanmadığını farkedemiyor ve içinde yaşadığım toplumun bilinçdışı yönlerini analiz edemiyorsam, kendimi bilmem mümkün değildir. Çünkü böyle bir durumda, hangi anda kendim olduğumun ve hangi anda da kendim olmadığımın bilincine varma imkanım yok demektir.

SPOR VE SİYASET_A.G.KETENCİ

CUMHURİYET_AHMET GÜRYÜZ KETENCİ
21.9.98
Tarih içinde spor halk yığınlarını uyutm ak ve depolitize etmek için kullanılmıştır. II.D.S.'dan sonra Portekizde Solozer İspanyada Franko,futbol ve boğa güreşlerini 40 yıl kullanmışlardır. Hatta Solozer futbol olmasaydı ülkeyi yönetemezdim demiştir. Porto ve Benfica bu sırada kuruldu. İspanyada da Real Madrid kuruldu.

NEDEN KİTAP OKUMUYORLAR

CUMHURİYET
29.12.2003
Niye kitap okumuyorlar demek niye piyano çalmıyorlar demek gibi birşeydir. Ona göre yetişmek, hazırlanmak lazım. Okumak, bi kitaptan alınan elemanlarla kendine manevi bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu da ta çocukluktan başlayan uzun alışkanlıklar ve egzersizler neticesidir.

KADININ KADIN HAKLARINDA SORUMLULUĞU_İNSANCIL

İNSANCIL
3.1999 SAYFA 2
Toplum içindeki yerimiz, yetki ve haklarımızın erkeklerin hak ve yetkilerinden daha az olduğundan şikayet etmek aslında kendi zayıflığımızı bir tür kabullenmedir. Varolan sorunlarımızı, şikayet ederek ve karşı cinsimize başkaldırarak çözmeye çalışmak herşeyden önce bir insan olmak onuruna yakışmaz.

KADIN-ERKEK CİNSLERİNİN AYRIMI_K.DİNÇMEN

PSYKHIETRIA VE MYTHOS_K.DINCMEN
SAYFA 39
Platon ve komedya yazarı Aristophanes, insanların ilkel devirde hem erkek, hem dişi olduklarını, bu nedenle çok kuvvetlendikleri için tanrıların korkarak ikiye ayırdıklarından sözeder.

İNSANLIĞI KURTARMA ÇABALARI_C.GÜNDOĞDU

SORU_C.GÜNDOĞDU
SAYFA 8
Hegel, 'insan yalnızca devlette ussal varlığa kavuşur' dedi. Bu düşüncenin paçalını daha sonra insanlık hep acıyla çekti. Sırayla, İngiltere, Almanya, ABD ve Rusya insanlığı kurtarma çabasına girdi. Daha sonra öbür halklar da bizim neyimiz eksik diye harekete geçti.

GÜLMENİN SEBEPLERİ_H.BERGSON

GÜLME_H.BERGSON
SAYFA 19
Toplum, her katılığa kuşkuyla bakar. Çünkü, bu bir ayrıksılığın olasılığıdır. Ancak somut olarak da tehdit etmemektedir. Gülme, bu korku ve ayrılıkları bastırmaya yönelik toplumsal bir jesttir.

Aldırmazlık, komiğin doğal ortamıdır. Gülmenin, heyecandan daha büyük düşmanı yoktur. Komiğin, tüm etkisini göstermesi için yüreğin uyuşturulması gibi birşey gerekiyor, çünkü komik, arı zekaya seslenir.

Tümüyle insan özgü olanın dışında komik yoktur. Herhangi bir hayvana, onda bir insan davranışı ya da insana özgü bir yüz anlatımı bulduğumuz için güleriz.

İnsan bedeninin durumları, bize basit bir makineyi düşündürdüğü ölçüde gülünçtürler. Örneğin, jestlere öykünme (taklit), mekanik olarak yapılırsa, daha da gülünç olurlar. Benzer şekilde, tek başına gülünç olmayan bir jest, yinelenirse bu canlı şeyin ardındaki mekanik varlık akla geleceğinden gülünç olur.

Gülme her zaman bir grupla birlikte ortaya çıkar.

CÜMLENİN GÜCÜ_A.ALTAN

AKTÜEL_A.ALTAN
10.9.2003
Çehov'un Martı piyesi. Genç kız aşık olduğu yaşlı yazara bir madalyon hediye eder. Madalyonun arkasında kitabın adı ve sayfa nosu yazar. Yazar kendi kitabını açar ve cümleyi okur. "Eğer bir gün hayatıma ihtiyacın olursa gel ve al onu" Cümlenin gücü çocuk zihnimi kaplamıştı.

AHLAK_PLATON

FOCUS
12.2003
Platon, Devlet diyaloğunda şu soruyu soruyor : "kötülük yapsa bile cezalandırılmayacağını bilen bir kişi ahlaklı olabilir mi". Yanıtı : "ahlaklı kişi, güce ve yalnızca kişisel çıkarların doyumuna dayalı bir yaşam yerine, içsel huzura ve bütünlüğe sahip olduğu, ahlak ilkeleriyle biçimlenen bir yaşam sürdürmeyi seçer."
Ona göre yığın hiçbir zaman filozof olamayacaktır. İnsanların çoğunda maddi hazlar amaç, ruhun aşağı itkileri egemendir. Ancak bu itkilere karşı durabilen az sayıda insanda şeref duygusu ağır basar, ancak bunlar nesneleri düşünce ile kavramak, felsefi bir hayat yaşamak gereksinimi duyar.