Sunday, November 9, 2008

AHLAK VE ÖZGÜRLÜK_OZAN

İnsanların birçoğu hayatlarının sonuna kadar kendilerine doğarken biçilmiş elbiselerle yaşarlar. Çoğu kez özdeğerlerine uymasa bile, başka türlüsünün de olamayacağını düşünürler. Bu yüzden yerleşmiş adetleri, düşünceleri, davranış biçimlerini, toplumsal ahlak kural ve değerleri sorgusuzca kabullenirler.Bu konformist yaklaşımın ürünleri çoğu kez yarı ölü köleler veya gölge kişiliklerdir. Doğrusu toplumsal standardizasyonun zincirlerini her an yanıbaşımızda hissettiğimiz bu çağda toplumsal dogmalara kafa tutmanın, pek de kolay bir şey olmadığını itiraf etmek zorundayım.

Dikkat ettiyseniz bugünlerde herşeyi, bizim için yapan araçlar türedi. Bankamatik kartları, bilgisayarlar, uzaktan kumandalar, bize en uygun sevgiliyi bulan 900'lü hatlar. Zeka testleri, meslek seçimi için yapılan testler. Sosyoloji yerine istatistiki araştırmalar. Bu dünyada bizim tek özgürlüğümüz ise, yine sistem tarafından bize sunulan özünde hiçbir farklılık içermeyen farklıları seçmek. Bunların çoğu teknoloji destekli uyku ilaçları. Bir de ilk insanla başlayan özgürlük düşmanları var. Bunların en önemlisi de din. Öyle etkili ki hayvan katliamını bayram diye kutlattırabiliyor. Aklı başında bir tek insan bunu mantıklı bir şekilde açıklayabilir mi? 'Tek yol İslam' sloganı, insanın yetenekleriyle çelişen hatta onun varlığını aşağılayan bir dogma değil midir? Eski veya yeni bunların tümü tek bir amaca hizmet eder o da insanları aynılaştırmak, düşünceden uzaklaştırmak. Çoban iktidar sahibi, bunlarda olsa olsa sürüyü düzende tutan çoban köpekleri.

Bernard Russell basit bir mantıkla toplumsal totalitarizme karşı koymaktadır: "Aptalca bir şeyi milyonlarca insan da söylese o şey yine aptalcadır." Peki birşeyin aptalca olup olmadığına kim karar verecek? Öyle ya önce toplumsal normlarımız vardı. Descartes bu soruna şöyle çözüm bulmaktadır: "Hayatta bir kez, ama bir kez o ana kadar öğrendiğimiz bilgileri yanlış kabul edelim ve bu doğrular arasında benim doğrum ne olmalıdır sorusunu soralım. İşte bu gerçek bilgiye giden yolda ilk adımdır." Özgürlüğe giden tek yol bireyin kendini araması, bilinçaltını aydınlatması ve özel ahlakını kurmasıdır.

Peki insan bunu nasıl başabilir? Bence her insan çevresindeki duvarları yıkabilecek potansiyeli içinde taşımaktadır. Bu gücü hissederek başlar herşey. Her insan zaman zaman kendini, toplum içindeki, evren içindeki yerini düşünür. Başlangıçta anlamsız bulur her şeyi. Kelimelere sığmayan bir belirsizliği yaşamaktadır. Tanımadığını farkeder kendini. Arkasına döndüğünde hatıralarındaki başkahramanın, kendine yabancı biri olduğunu farkeder. Korkar. Karıştırır kim olduğunu. Aynaya koşar. Orda da şeytani bir gülümsemeyle zaman karşılar onu. İşte o anda seçimini yapmak zorundadır. Ya yorganın altına saklanacak ya da yeniden doğacaktır.

"Bugün bir insana bu dünyada kendisine giden yolda adım atmaktan daha tatsız gelecek hiçbir şey yoktur." der Hermann Hesse. Gerçekten de çoğu birinci yolu seçer, onlar için hayat, maddenin ötesinde anlamsızdır. En başarılı görünenleri bile empoze edilmiş toplumsal rolüne kendisini öylesine kaptırmıştır ki, kendi hakkında içsel anlamda hiçbir şey bilmez. Ne yazık ki mutluluk ve iç huzur onlar için çok uzaklardadır.

İkinci yol entellektüelliği de beraberinde getiren, bilgiye ve özgürlüğe susamışlığın yoludur. At gözlüklerini fırlatıp atmak, hayata tüm çıplaklığıyla olduğu gibi sarılmak arzusudur bu. Önyargılarından kurtulan insan herşeyi usa vurmaya ve sorgulamaya çalışır. Bu süreçte zorunlu iyinin ve kesin doğrunun olmadığını farkeder. Mutlak kesin düşüncenin kaybedilmesi istikrarsız ve belirsiz bir durum yaratır. Fakat bilinçaltının tamamen çözümlenmesi kişiye, kendini, diğer insanları ve toplumu anlama ve hoşgörme yetisini kazandırır. Tüm bunları yaparken tabi ki otoriter ve kalıplayıcı ahlak yargılayıcı tavrından dolayı, zaman zaman kişiyi rahatsız edecektir. Ama bu kişinin toplumdan uzaklaşması anlamına gelmez. ( Bu tip toplumdan kopuk ve tutunamayan insanların yukarıdaki değişim sürecinde arada kalmış, ne geriye dönebilen ne de ileri gidebilen insanlar olduklarını düşünüyorum. ) Aksine toplumsal iletişimin temeli gelişmiş bir karaktere sahip olmak olduğu için, bu insanlar kendileriyle ve çevreleriyle derin ve mutlu bir ilişkiyi paylaşırlar.

Görüldüğü gibi birey varoluşuyla ilgili çok temel bir konuda zaman geçirmeden karar vermek durumundadır. Zor bir tercih olduğunun farkındayım. Sahibini hatırlayamadığım bir söz şöyleydi: "Hayatta en güzel şeyler ya yasadışı ya ahlakdışı ya da şişmanlatıcıdır." Benim tercihim, prangalara vurulmuş bir gölge olmaktansa, hayatı doyasıya yaşayan şişko bir günahkar olmaktır.

No comments: